Kayıtlar

eskisi kadar cümle kuramıyorum

    Ben bir şeyler karamayalı epey zaman olmuş. En son sıcak bir yaz gecesi pek de tadını çıkaramadığım balkonumda otururken yazmıştım bir şeyler. Mecburi hizmet stresi, tus, bilinmezlik... Bilinmezlikler beni Varto'ya, soğuk bir diyara da sürükledi. Sonbaharda dağına kar düşen topraklar, Dostoyevski romanlarını andıran bir soğuk ve sessizlik, sonuna kadar bir yalnızlık hissi... Bilmediğim bir dil, mazlum ve mahsun insanlar, yoksulluk, çaresizlik... Sonrasında ani gelişen bir tercih süreci ve kendimi dört ay sonra memleketimde dahiliye asisatnı olarak bulmak :) Hayal ettiğim gibi oldu mu bilmiyorum, ne hayal ettiğimi hatırlamıyorum. Mutluluk ve stressiz bir yaşam dilemiş olabilirim ama şu an buna çok uzağım. Ağır bir bilgi yükünün ve stresin olduğu bir alan seçtim. Uykusuz geçen nöbetler ve daha zoırlaşacağını bilmek. Karşısında çaresiz kalınan ve en son ölümün kucakladığı hastalıklar, birlikte çalıştığın asistanlara ve ortama alışma süreci. Benim gibi özgüven problemi olan bi...

büyümenin sancıları mı desek?

 Uzun zaman olmuştu ben uğramayalı. Okul bitti. Artık hekimim. Şu an dhy tercihleri ile uğraşıyorum ve nereye gideceğimi bilmiyorum. Kötü insanlar hep var oldukları için bu tercihlerde de aldatmaca yapıyorlar. Eh ne diyelim, olur da genel kuraya düşersek hakkımızı helal etmeyiz :) Hem en iyisini Allah bilir. Belki bana kötü görünen yer hakkımda en hayırlısıdır.  Büyüdüm. Bununla yüzleşiyorum. Yirmi dört yaşındayım ve hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorum.  Hayat ayrılıktır der babam. Galiba ilk ayrılıkla yakında yüzleşeceğim. Evimden iş sebebiyle ayrılma ihtimalim yüksek görünüyor. Başka bir şehir, başka insanlar, yoğun bir hekimlik hayatı... Ne diyelim, yine hayırlısı. Bilgisayarın şarjı bitiyor günlük. Gitmek zorundayım. Yine geleceğim. Şimdilik hoşçakal.  

kötü bir nöbet anısı

 dahiliye nöbetinden merhaba. arka planı epey ağlamalı ve stresli fakat sosyal medya gücü işte. sevimli duruyor uzaktan bakınca :)

bir intörnlük meselesi

Resim
  İntörnlük eziyeti bitmiyor :) Acilden sonra tekrar ayak işi yaptığımız servislere dönmek biraz can sıkıcı. Gerçi göğüs hastalıklarında poliklinikte ve serviste hastaların akciğer seslerini dinlemek güzeldi. Yaşadığım bir sıkıntıdan mütevellit zaten gerektiğinden fazla çalışmak zorunda kaldım göğüs hastalıklarında ve ilginçtir çok sevdim. Hatta ileride göğüs hastalıkları yazmayı düşünmeye başladım.   Şu an kardiyolojideyim. Kardiyolojideki ilk günümüz. Ve tabii ki ilk nöbet de bende :) Kardiyolojinin havasını sevmedim. Çok boğucu. Grup arkadaşlarımla da pek muhabbetimiz yok, samimi değiliz. Ramazan dolayısıyla çay kahve keyfi de olmayınca hastaneye gelmek zulüm gibi geliyor. Burada yaptığımız işler dosya doldurmak, çıkan kan sonuçlarını yazmak, sonda takıp çıkarmak, ekg çekmek… Dikkatinizi çekerim, ekg yorumlamayı, order edilen ilaçlar ne için veriliyor öğretmek yok… Aslında intörnlük eğitiminde hasta sunmalı, neler yapılıyor görülmeli… Fakat biz köle gibi çalıştırılıyoruz, n...

Kar, Acil, Öfkem

Resim
  Daha sık uğrayacağım demiştim ama sözümü tutamadım. En son yazımın üstünden günler geçmiş. Nasıl geçti, ne yaptım o arada hiçbir fikrim yok. Acil günleri birbiri ardına sıralanıyor ve ben kendimi o hızlı akışın içine çoktan kaptırmış durumdayım. Hekimliği öğreniyorum ve bu süreçten oldukça memnunum. Tek isyanım hiç vakit ayıramamak kendime, neyse ki sadece yirmi gün kaldı bitmesine :)  Kar’ı okuyorum şu sıralar. Uzun zamandır böylesi bi edebi zevk duymamıştım bir şeyi okurken. Dışarıda kar var, bazen Ka gibi ben de savrulmuş hissediyorum, Doğu’dayım, Ka gibi kalemim tükenmiş durumda :) Belki de bana bu kadar zevk veren şey romanın kalemi değildir, Ka’yı içselleştirmemdir…  Dün bir çocuk sevdim dijital günlüğüm. Parmağı çok kötü durumdaydı -kopmaya yakındı-, içimi çok yaktı. Kendimi çocuğun başını öperken ve sakinleştirirken buldum. Aslında bazı hastalar sıra sıra sinirimi bozup beni tahammülsüz hale getirse de içimdeki insan sevgisi hala tükenmedi :) Özellikle çocuklar…...

yeniden merhaba, söyleyeceklerim var

Resim
 blog işleri eskidi. artık instagram ve benzeri platformlar üzerinden görsel aktarım daha popüler. insanların üç cümle okumaya tahammüllerinin kalmadığı bir dönemde yaşıyoruz. burası benim dijital çöplüğüm. kimin okuduğunu bile bilmiyorum. muhtemelen de kimse okumuyor. zaten beni buraya getiren şey de bu.  bu blogu ilk açtığımda 17 yaşımdaydım. henüz tıp fakültesine başlamamıştım. yerleştirme sonucumu bekliyordum galiba. şimdilerde altıncı sınıf öğrencisiyim. okulumun bitmesine 5 ay 10 gün var. evet gün sayıyorum çünkü çok yoruldum. üst üste geçirdiğim üst solunum yolu enfeksiyonu ve gastroenterit atakları biraz beni bunaltmış durumda. geçen saydım da, dört ayda üç üsye ve bir adet age geçirmişim. bir tanesini de halen geçirmekteyim. şu saatte uyanık olmamın sebeplerinden biri de bu zaten. kolay geçmiyor intörnlük hayatım. hekimliğe alışmaya çalışıyorum. eh bi' de benim özgüvensizlik ve anksiyete işin içine girince bazen çuvallıyorum. üst üste nöbet tutmak yorucu fakat acilde ...

çocukluğumdan geriye kalan

 bazen kendimi büyüdüğüm sokakta buluyorum. bir rota çiziyorum kendime. çocukluğumun geçtiği sokaklardan yürüyorum, bir şey arıyorum ne aradığımı bilmeden. adını koyamadığım bir his yükseliyor içimde. özlem mi tam olarak bilemiyorum, geriye dönme isteği de olabilir. eski günlere dair bir şey arıyorum işte. bir çağrışım, bir anı. genelde bulamıyorum. yıkılan binalardan dolayı çıplak kalmış sokaklar, sonradan mahalleye yerleşmiş çoğu yabancı uyruklu olan insanlar, eskiden gözüme o kadar da eski görünmeyen yıpranmış binalar karşılıyor beni. arada bir canlanıyor gözümde bir şeyler. annem genç. hem de çok genç. şimdiki yaşımdan altı yaş falan büyük işte. elimden tutuyor. henüz öfkeli değil bana. bilmem, belki de beni daha çok seviyor o zamanlar. henüz o kadar da yorulmamış. daha göreceği çok şey var. parka gidiyoruz galiba. ya da başka bir yere. bir anı daha. evdeyiz. televizyon açık, bir dizi oynuyor ama adını bilmiyorum. annem temizlik yapıyor, arkada Sezen Aksu çalıyor. hangi şarkısı...